12 Ekim 2015 Pazartesi

Buyuk Insanlık



Neresinden tutup da neresinden girecegini bilemedigin bazi konular vardir ya bazen; hangi tarafindan baksam da baska turlu gorsem die dusundugun hani. Bir elinde televizyon kumandasi bir digerinde telefon, bilgisayar acik onunde ne oldugunu anlamaya calisiyorsun ya iki gundur. Ben ne yazik ki anlayamiyorum. Baskentin ortasinda, baris mitinginde bomba patliyor bu ulkede, cumhuriyet tarihinin gordugu en buyuk teror olayi gerceklesiyor bu ulkede. Kaniksiyor insanlar, alisiyor insanlar; ben gercekten anlayamiyorum.

Gencecik insanlarin adi basbakanligin yayinladigi olum listelerinde geciyor; kac hayat, kac aile, kac hikaye bitiyor. En son Gezi zamaninda bu kadar uzgun oldugumu ve icimin agridigini hatirliyorum, her ne kadar gelecege yonelik bir umut isigimiz olsa da, olan biten her sey icin ne kadar uzuldugumu tekrar hatirliyorum. Toplumsal olaylardan etkilenme seviyemiz gittikce dusuyor, sasirmaz oluyoruz; en kotusu. Alismis oluyoruz; en acisi. Bomba patlamis diyorlar, Ankara'da diyorlar. Ilk aklina ailen geliyor, babam ordan mi geciyordur, annem cevrede midir, tanidik var midir; telefona sariliyorsun. Icin rahatliyor; senin ailen saglam. Annen acmiyor ya telefonu uzun uzun caldirmana ragmen, aklindan bin bir turlu felaket senaryosu geciyor, icin sikisiyor, naparim ben diyorsun. Sonra icin rahatliyor ya, utaniyorsun. Senin basina gelmesini en istemeyecegin felaket senaryolarini yuzlerce insan yasiyor cunku. Baris icin otobus otobus Ankara'ya akin eden binlerce insana olanlara inanamiyorsun. O insanlari, baris icin oraya getiren otobuslere bindirip de acil servislere tasiyorlar; uzerlerinde baris mesaji yazan pankartlara cansiz bedenlerini sariyorlar. Sen basina gelebilecek en kotu seyin sevgilinin seni terk etmesi oldugunu dusunuyorsun degil mi? Cunku baris istiyoruz demek icin gittigin bir meydanda cansiz bedenenine sarilip da kalabilecegin aklina gelmiyor. Nerden gelsin ki?

Hala vatan, millet, sakarya; bayrak, din, mezhep sacmaliklarindan bahsediyor bazilari. Inanamiyorsun. Oh olsuncular cikiyor, ben nerede yasiyorum diyorsun; sonra hatirliyorsun nerede yasadigini; ne yazik ki bu insanlarin yasadigi topraklarda yasiyorsun, utanc duyuyorsun. Olume kulp takmaya calisanlari goruyorsun, nasil biter ki bu cehalet, kac yuzyil gecmesi gerekir? O partinin mi isine geldi, bu parti mi canak tuttu diye konusuyor insanlar. Inanamiyorsun. Cocugunu, babani, anneni, sevgilini, en yakin arkadasini, asik olup da soyleyemedigin kizi kaybetmissin. Bir tanesi cikmis ama ateistti diyor, oburu gelmis tabii alevilik diyor. Siktir git demez misin? Ben derim.

Ulkende boyle bir sey oluyor, ulkende olmasina bile gerek yok zaten de, sen o kadar sallamiyorsun ki mesela, hayatina es vermeden devam ediyorsun. O kadar umursamazsin ki mesela hala ictigin ickiyi, sictigin boku paylasiyorsun. Iyi bok yiyorsun. Nasil bir kafada insanlar? Ne kadar zor olabilir ki o cok eglenceli, o cok sakali sukali, muhtesem hayatini uc gun gozumuze sokmasan? Yine ne yapiyorsan yapsan, ama az bir dursan, azcik insaniyetini gozden gecirsen? Varsa tabii kaldiysa, fotografini siyah yaptin, uygun hashtagi koydun ya oraya; e annem bi zahmet o ordek suratli selfieni cakma arkasina, olmaz mi? Nasil bir ruh durumu, nasil bir umursamazlik seviyesi? Kimsenin ne yapacagina karisma hakkini kendimde gormuyorum asla, unlulerin fotograflarinin altina "ooo bimnemkim hanim sehit var sehit siz gezin hala"cilik degil bu dedigim. Ama gorduklerimden utaniyorum. Diyeceksin ki belki, kodugum sen napiyorsun sanki de laf ediyorsun. Uzuluyorum, utaniyorum, sinirleniyorum, agliyorum izleyip, nasil olur diyorum; icim ciz ediyor. Aklim almiyor, gogsumde bir tren oturuyor. Elimden bir sey gelmiyor, ama insanligimdan suphe etmiyorum en azindan. Ve yine Yasar Kemal'in yazdigi gibi; o iyi insanlar o guzel atlara binip cekip gittiler, demirin tuncuna, insanin piçine kaldik.

Insanliktan cikmamayi, vicdanimizi kaybetmemeyi, barisi yasayabilecegimiz gunleri gormeyi umut ediyorum. Cok umudum olmamasina ragmen; umudumu geri bulmayi umuyorum. Cunku baris cagrisi icin oraya giden, o pozitif, o inanmis cocuklara, o iyi insanlara bu kadarini borclu oldugumu dusunuyorum. Ben yasadigim ulkede sivil insanlarin bombayla patlatilmasina alismak istemiyorum. Ben dogup buyudugum yerin katliam alani olmasini istemiyorum. Dini, milleti, mezhebi, siyasi gorusu ne olursa olsun insanlarin bu sekilde hayatini kaybettigini gormek istemiyorum; gormek isteyenlerle ayni yerde yasamak istemiyorum. Ben insanin piçi olmak istemiyorum; en basitinden.  


5 Ekim 2015 Pazartesi

Kissing Strangers




Merhaba blog,
Defterlere yazmaktan dijitale gecememek yine. Indie filmi basrolundeki talihsiz karakterim hala. Surekli basina bir seyler gelen, turlu cesitli talihsizliklere artik sasirmayan, sonu belli olmayan, ve bir o kadar da trajikomik; komigi izleyenine trajigi bana kacan ama. Hicbir seye vakit ayiramayan ama sonsuz vakte sahip olan. Koltuktan kalkip kahve yapmayi gunun basarisi, cipsten cikan pepsiyi gunun sansi sayan. Kitap okumak sonra, cok film seyretmek. Filmlere kufretmek sonra, gercek olmayacak salak ask hikayelerine vakit ayirmak mesela. Mutlu ciftlere bakip tekme atmak istemek mesela; ama atmamak. Atilmaz cunku ayip olur. Sonra depresif kitaplar okumak daha cok, benim bu yaptigim islerden para kazanan insanlar oldugunu dusunup sasirmak. Okudugu kitabin yanina kahve resmi koyup blogger olmak mesela. Sonra icinde bulundugumuz zamanda insanlarin meslek uretip bir de gayet guzel gecindiklerini farketmek, cok acayip. 

Sacma sapan is gorusmeleri yapmak, kariyer sahibi olmus egolu kadinlardan tiksinmek. Kariyer sahibi egolu kadin kadar gicik bir grup yok sanirim. Bir gorusmeye gitmeden once lutfen kadin olmasin diyorum ya; var mi boyle bir sey. Bak canim, tatlimli acilis cumleleri, kendi kariyerini anlatmalar; bana ne arkadasim, ben senin kariyer surecini ogrenmeye mi gelmisim oraya, ne bok yediysen yemissindir aferin. Ingilizce cumleler kurmak, neden mesela, gercekten yani konusurken bir anda sen o cumleyi kurunca ben cok mu sasiriyorum, buyuleniyor muyum, noluyor zannediyorsun acaba? Ben cunku Corum kiz meslek lisesinden dun mezun oldum, afedersin Ingilizce'yi bir ulke adi saniyorum, evet ben de Ingilizce'ye cok gitmek isterim, yes. Ben uc sene Dubai, bes sene Londra'da calistim; ee ablacim bana ne bundan, sen egonu tatmin ederken ben sana gulumseyip kafa salliyorum ya hani; ama icimden sen bir git sevis de rahatla bence diyorum, ya da Ingilizce soyleyeyim daha rahat anlarsin belki; go get laid canim. 

Ben kalkmisim aslan yelesi saclarimi is gorusmesi efendiligine sokmusum zar zor, sizin icin uygun pozisyon var demissin, kalkip gelmisim. Simdi bitanesi, sen isletmendeki tek bos pozisyona, havuzundaki butun cvleri arayip cagiriyorsun ya, sonra bana garson lazim bize aaa bir yanlislik olmus diyorsun ya; ben sana kufrederim. Ederim yani, bana diyor ki sonra; siz nasil bir pozisyon istiyorsunuz; e ben icimden diyorum ki bence IK'ya birini baksaniz iyi olur, cunku sen baya basarisizsin. 

Is gorusmelerinin benim icin en buyuk zorlugu ciddiyetsiz ve civik bir insan olmam oluyor genelde. Giyiniyorum, ediyorum disardan bak sanirsin cok profesyonel, ciddiyetli. Takiyorum maskemi, kisa sureli is gorusmelerinde idare ediyorum eyvallah da muhabbet uzarsa, bir de elektrik tutarsa hemen bir sakalar, gereksiz aciklamalar, komiklikler. Yine bir baska is gorusmesindeyim, sansima iki seker adam var, guzel guzel konusuyoruz. Ama karsi taraf biraz geveze, ve gereksiz anlatimlara giriyor. Kurumun isleyisinden, zaten bildigim organizasyon surecini yarim saate yakin anlatiyor, ben sadece evet, tabii ki, hihi, bilyorum sesleri cikartip arada bir de kafa salliyorum. Sonra konu nasil oluyorsa dugun organizasyonu, masa susleme, dj, menu bir seylere geliyor. Evet tabiilerken ben emin misiniz sorusu geliyor, evet diyorum. Ee o zaman kendi dugununuzden de biliyorsunuzdur diyor. Yaa dimi demek ki oyle her seye kafa sallamayacakmissin canim kardesim. Ah kusura bakmayin ben emin misiniz dediniz sandim diyorum, evli degilim. Simdi burada sus degil mi artik, kapa ceneni, zaten sicmissin hali hazirda; ben evli degilim ama arkadaslarim evli, yani cogu evlendi aciklamasina gerek var mi; bence yok, onlarca da yok, kimsece yok zaten. Bu aciklamadan sonra gorusmenin geri kalan kisminda icinden gulmek, arada yerli yersiz siritmak, icinden allah cezani versin deniz senin demek. Tabii ki gorusmenin geri kalanini en ufak dinleyemedim; ama niyeyse beni sevdiler baya, en guzel gecen is gorusmem oldu. Sonra tabii bu hikayeyi anlattigim arkadaslarim arasinda got oglani olma, bir sonraki gorusmede de cocugum var, aslinda yok ama arkadaslarin var; hamileyim, aslinda degilim ama arkadaslar hamile gibi gereksiz aciklama ornek ve sakalarina magruz kaldim, hala da kaliyorum. Cunku hala is ariyorum; ve acikcasi bir sonraki gorusmede basima ne gibi bir sey gelecek diye merak ediyorum. Aslinda ben etmiyorum, arkadaslar ediyor. 

4 Mart 2014 Salı

Yapcak Bisey Yok

Sen bir arkani donmussun, her sey cok degismis. Sen daha bir dur diyemeden en olmasin dediklerin basina gelir gibi olmus. Sen daha ben ne istiyorumu bilemezken, bilen bilmis olmus. Sonra bir bakmissin, zaten senden hali hazirda buyuk vazgecisler olmus bile. Sen daha nerede durdugunu bile cozememisken hem de. Cok eskiden icine dokunan bir sarkiyi acmissin, dokunan zamanlar bile koymaz olmus. Hic unutmayacagini sandigin acilari, hic unutamayacagini sandigin kirginliklarini affetmis olmussun. Ustune yenilerini biriktirmis, onlari yikmis, daha da buyuklerini koymussun. De`yi da`yi ayirmayi ogretmeye ugrasmissin, oldu sanmissin, olmasa da olur demissin. En basitine indirgemissin, mutlu olmak demissin, o kadar demissin; o da donmus dolasmis; al sana demis. Mutlu ol sen demis.

Bu yasina kadar tek bir seyi ogrenememissin ama sen; dur demeyi, sabret demeyi, deme, soyleme, simdi degil demeyi hic ogrenememissin. Beynine sicrayan kanina tampon yapmayi becerememissin. Icin disin bir olmus, bir de sen bunu matah bir sey sanmissin, komik olmussun. Komik olsun demissin, her seye hep komik tarafindan bakmaya calismissin ya, o da donmus dolasmis; al sana demis.

Sen ona bir sey soylemissin, soylemez olaydim demissin ya, hali hazirda soylemis olmussun. Ama soylemek istediklerine de cesaret edememissin, ne bok anladim ben senden demissin kendine. Sen bi bok anlasaydin kendinden zaten sasardim kendime demissin. Oyle; bir bakmissin ki, hep kendi kendine konusur olmussun sonra. Hep kendine anlatir, hep kendinde cevap arar olmussun, hic bir bok da bulamaz olmussun. Beklentilerin uzuntu olmus, keskelerini dusunmez olmussun

Duvara yuzun donuk uyandiginda, tirnagindaki ojenin rengini gormussun, sanmissin ki iz birakmissin. Cift kisilik huzur bulmussunuz sanmissin, ceyrek kisilik kapladigin yerlerde. Sanmissin ki, uyanir da gorurse aklina belki sen gelirsin; uyanmis gormus, iz birakma dedik lan o kadar demis. Hep nerede yaptigini aramissin o yaptigin sandigin yanlisi, sonra demissin ki yine olsa yine yaparim. Iyi bok yersin, yap, yine yap. Hadi yaptin bi ders cikar bari, o da yok. Yas olmus yirmi sekiz, az kalmis yirmi dokuz; hayatinin neresinden tutman gerektigini bile ogrenememissin, birak hayatinla ilgili ellle tutulur bir sey yapmis olmani. Icin kalmis on yedi. Ama icin olmus seksen, curuyup kalmis hissetmissin. Benden bi bok olmayacak galiba hissiyatin her tepene vurdugunda, bir sey demis o sana, olur mu acaba demissin. Bizden bir bok olur mu? Hep olur mu acaba, olur mu acaba diye diye diye, bakmissin olcak bir sey zaten kalmamis olmus. Siz zaten hali hazirda bombok olmussunuz. Canin sagolsun demek istemissin, dilin varmamis; yapcak bir sey yok demissin, hep yapcak bir sey yokla teselli eder olmussun kendini. Cunku gercekten yapcak bir sey; yok olmus...


Athena - Ben Böyleyim paylaşan: iyimuzik

 

25 Ocak 2014 Cumartesi

Karne Sevinci


Dun ogrenim gormekte olan milyonlarca ogrenci karnelerini aldilar. Aksam haberlerinde, sabah gazetelerinde karne sevinci baslikli yari yil baslangici haberlerini izleyip, okumak bile mideme bir yumruk saplanmasina yeterli oluyor, bu kadar sene sonra bile. Ben karne demenin nese ya da sevincle baglantisi olmayan ogrenci grubundanim cunku. Karnenin stres, basa bela, ailede huzursuzluk, annede sinir yapan kismiyla daha cok hasir nesir olmus grubun uyesiyim.

Ilkokul sonrasi universiteye kadar her karne doneminde uykulari kacan, annem agzima sicicak endisesi tasiyan, tum sene boyunca turlu cesitli atmasyonlarla karneye gelecek notu saklamayi basarip zurnanin zirt dedigi yere gelen genc oldum ben hep. O lanet olasi matematikten cektigim kadar az seyden cektim hayatta. "Kafam basmiyo acik acik soyluyorum bak" dedigim ilk gun beni az biraz dinlemis olsalardi, alti senelik ogrenim hayatim daha rahat gecebilirdi diye dusunuyorum. Babam empati kurmak yerine her seferinde istesen yaparsin ama istemiyosun ki, giris cumlesinin ardindan, belki bin kere dinledigim lisedeki kimya hocasiyla olan diyalogu ve kimyayi nasil sevip iyi notlar almaya basladigi hikayesini anlatmayi tercih etti. Bu hikayeyi universitede yuksek matematigi gecemeyen kardesim Selcuk da en az benim kadar dinledi cok sukur ki. Annem azla yetinen yapisi ve kafamin basmadigini babama nazaran birazcik daha kabul etmesinden dolayi "5 mi bekliyoruz sanki bi 2 al be kizim" mantigiyla beklentiyi iyice dusurup, olasi hayal kirikliklarini egale ettigini zannetti; fakat kiz 2yi gectim 1e zor bela yaklasinca  bu dusuk beklenti yerini hirs ve sinire birakti.

Yilda iki kere olmasi yetmiyormus sanki gibi, bir de ara karne belasi vardi basimda. Bu lanet olasi ara karne elden verilmez, postayla direk veliye yollanirdi. O saman rengi zarfi annem babamdan once ele gecirmek icin ne cambazliklar, ne hesap kitaplar yaptim. Cogunlukla da basarili oldum, tabii ara karne mevzusundan haberi olan veliyi konudan uzaklastirip karnenin neden henuz gelmedigiyle ilgili yaratici yalanlar olayin diger kismi. Butun sinavlar okunmamis daha, haftaya postalancakmis, hee bimnemkimlere de gitmemis daha zaten, okul buyuk ya yavas yavas, sordum bugun ben muavine onumuzdeki haftayaymis. At atabilirsen, ama sadece geciktirebildim hazin sonu, o karne bir sekilde hep ellerine gecti.

En kotusu ise lise birde karneyi aylarca saklamamdan sonra bir tenefus annem ve babami sinifin kapisinda bulmamla sonuclandi. Bes tane zayifin yaninda benden tiksinen en az on tane hocayla karsilasmis annem sinirden aglarken babam sadece beni sinifta kalirsam evin asagisindaki dandik liseye yollamakla tehdit etti, oraya gidersem de burayi kolej mi sandin, kolej bebesi, simarik diye hizaya getirilecegimi dusundu. Ama en cok sinirlendigi ise muavinden duydugu "bunlar sinifca cok egleniyorlarmis, bir sene daha hep beraber kalip eglenmeye devam etmeye karar vermisler" oldu. Bes zayifin hepsinden tek tek yil sonu sinavlarina girdim dordunu verdim, hatta notumu bile yukselttim, biri haric; lanet olasi matematik. Onda da guzide devletim af cikardi ve ben bundan da boylece siyrilip lise ikiye gecmeye hak kazandim, bunun yaninda bir de hala o gunleri hatirladikca bana siniri guncellenen bir anne kaldi elimde.

Lise son sinifta kafasi matematige calisan canim arkadaslarimla tarih bilgimi degis tokus ederek bence win-win situation olarak adlandirilabilecek islere imza attik. Evet kopyadan bahsediyorum tabii ki, anlatmakla anliyor olsaydim eve gelmis olan turlu cesitli ozel ders hocalarindan bir seyler kapardim herhalde di mi? Ogrenim hayatimin son karnesini yaninda bir de tesekkur alarak ele gecirdim. Mezuniyet gunu cubbeli kepli falan duruyoruz, dediler ki takdir tesekkur alanlar gitsinler cubbenin ustune bisi takilacak onlara ekstra, hop zipladim siniftan sorumlu hocanin yanina, dedim hocam ben de aldim tesekkur aliyim fularimi, Deniz git burdan, hocam diyorum cidden tesekkur aldim, Deniz seninle ugrasamayacagim simdi, baya baya sinirlendi, dedim su listeye bir bakar misiniz kalbimi bu kadar kirmadan once, aa dedi ozur dilerim. Ne demek dedim siz de haklisiniz. O yuzden veli gorusmesine gidip de cok yaramaz cok bu cocuk, dersin duzenini bozuyor, digerlerini de kendine uyduruyor lafini duydugumda basardim diycem, ogrenci degil, cocuk yaptim.




21 Ocak 2014 Salı

Memnuniyetsiz


Zaten soyle olsaydi boyle olurdu konusunda cok basariliyimdir. Surekli yapmadigim seyler icin bahane uretmekte uzerime yoktur. Mutfakta calisirken haftanin 6 gunu, gunun en az 13 saati, aksam shifti hep derdim ki; ofis isim olsa 5 gun calissam, ohooo oglum neler yapardim var ya, soyle gezer, boyle okur, sinema, tiyatro, opera, bale; yazi yazar, Istanbulu gezer, yeni tarifler dener, yapar da yapardim yani. Sonra ofis isim oldu haftada 5 gun, 19:00 dedin mi cek fisi cik; mis. Neler mi yaptim peki; soyle gezmedim, boyle okumadim, sinema, tiyatro, opera, bale yok; yazi yazmadim, Istanbulu gezmedim, yeni tarifler denemedim, yapmadim da yapmadim yani. Dedim ki o zaman da, yok arkadas calisirken cok zor, hicbir sey yapmadigin bir zaman olacak hayatinda, boyle ufak bir bosluk bir kac aylik, o zaman yapacaksin iste rahat rahat. Ve evet tahmin edildigi gibi o bosluk da geldi, ve ben ne yaptim, kendimi "tamam bu hafta internete girip su faturasini odeyecegim" diye gaza getirir buldum.

Giysi dolabi gibi dusunmek lazim sanirim, ne buyuklukteyse o kadar esyan olur ya hani, bir turlu sigamazsin, yetmez bi. Ya da evin gibi; studyo dairede de tikis tepissindir, 3 odali eve cikarsin yine bosluk kalmaz ya, oyleyim iste sonra da sey derim bi de ben, "lan nasil sigmisim o eve ya cok garip." Iste boyle yine bir sigamamalar gelmis durumda, calismayi ozledim, calisiyorum diye soylenmeyi ozledim. Calisiyorum diye biseylere vaktim olmamasini, yorgun olmayi ozledim. Su saatte yatsam kac saat uyuyabiliyorum hesaplari yapmayi, ya gorusemiyoruz ne zamandir telefon konusmalarini, ay sonu geldi disari cikmayalim evde icelim demeyi ozledim. Bana yaranilmaz biliyosun di mi?     

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bir Nevrotik Akşam Yazısı


Ve bazen düşünürsün, bulamazsın cevapları. Sen ve senin gibi niceleri, yorulup yorulup ne aradığını unutup, pes demişlerken. Hepiniz aslında, hepimiz aslında sokak köpekleri gibi yolun tam orta yerinde durmuşken, üzerimize gelen arabanın gözlerinin içine baka baka. Çarpma ihtimalinin olduğunu hep bile bile bile...Dibine gelene kadar aheste aheste, kafanı ayırmadan aslında. Böyle de boş vermişken, boş verdiğinde.

Bazen o kelimelere attığında oltayı, kafanın içinde dolanırlarken ve çıkarmak değil aslında hepsini kusmak istediğinde, kusup da yollarını bulsunlar istediğinde, en çok o zaman zorladıklarında seni, çünkü sadece birbirlerine değmeden, öznesini yüklemini kaybetmişken bu kadar vurduklarında yumruklarını. Cümle olamamış kelimeler gibi asılı kaldığında; ama bazen bir kelimenin sayfalarca cümleyi alıp da donunda sallayabileceğini bildiğinden bu rahatlık. 

Bazen düşünürsün bulamazsın cevapları, koşup koşup daha fazla devam edemeyeceğini hissettiğinde patlasın lan patlasın o ciğer diye düşündüğünde, ama hiç bir zamanda o noktaya gelemeyeceğini bildiğinde, hani gelir ya bazen; o içindeki gerilmiş telden kurtulmak istediğinde, madem iyilikle olmuyor o zaman dolayacaksın bileğine koparacaksın ya, işte onun gibi. İzi kaldığında da baktıkça hatırlarsın, bazen bulamadığın cevapları. Ama sonra bir anda ne gelecek aklına biliyor musun? Hiç bir şey, yok çünkü bir cevap, hiç yokmuş zaten, sen boşuna düşünmüşsün bulamamışsın. Niye biliyor musun? Soru yanlışmış çünkü, hiç burasından bakmamıştın di mi? Bak o zaman. 

Dip: Hep bunlar yüzünden oldu.



20 Eylül 2013 Cuma

Sen O'sun Sağ Kolumsun

         
Koltukta yatıp televizyon izlerken, kitap okurken, bir şey yaparken fark etmez, ya da yatağında uyurken; hali hazırda bulunduğun pozisyonu mükemmel hale getirecek tek bir çözüm kalır bazen; o altta kalan kolu çıkarıp bir kenara koyabilmek. Çok uzun senelerdir hep bunu hayal ettim kafamda, şöyle omuz hizasından tık ettirsem yukarı, çıkarıp koysam kenara, vitrin mankenleri gibi. Ondan sonra tabii ki geldi gerisi, çıkartıp koyabilsek neler olur acaba diye. Bir bak bakalım neler olurmuş...
Bu noktadan sonra bırakabilirsin okumayı çünkü gerisi tamamen benim zırvalamam, e hadi ver bakalım dersen de buyur buradan devam et. 

Teknoloji gelişiyor, her ihtiyaç için yeni bir çözüm önümüze çıkıyorken, bir noktada bütünlüğü henüz zevke bağlı bozulmalara izin vermeyen vücut da nasibini almıştı. Kolları çıkarılıp takılabilen insan vücudu başlarda konfor amaçlı tasarlanmış olsa da, her icat gibi bir noktada asıl amacından büyük bir sapmayla çıkıverecekti. İnsanoğlunun kafasının itliğe pisliğe de bolca bastığını hesaba katamayan bu mucitler sonuçlarla başa çıkamayarak lanet olsun ilimine de bilimine de deme noktasına gelerek meslekten soğuyacaklardı. İlk nasıl başladı kimse tam olarak hatırlamıyordu aslında ama sanırım kolunu çıkarıp televizyon karşısında uyuklayan genç kadın, kalktığında kolu yerinde bulamadığında başlamıştı garip olaylar zinciri. O güne kadar kimse kafa yormamıştı aslında kollarının güvenliği konusuna. Alan neden aldı, ne yapmaya aldı kimse tam kavrayamamıştı. Rahat bir uyku uğruna tek kolundan olan kadın insanlarda büyük bir telaşa sebebiyet verdi. Bundan hemen kendine iş çıkaran bir kaç fırsatçı, kolları güvenliğe alacak araçlar satmaya başladılar. Kol zincirleri, muhafaza kutuları gibi, fark etmeden kendi sektörünü yaratan tek kollar beraberinde de bolca saçma ürüne çanak tutmuş oldular. Gelir seviyesi ve beğenisine göre insanlar kollarını güvende tutacak ürünlere yöneldiler. Ve evet; garip Swarovski taşlı ve Hello Kitty'li ürünler buradan da  geri kalmadı.  

Korunacak şeylerin hep yok olacağı gerçeği  burada da kendini gösterdi. Madem bu kadar korunuyor, o zaman... diyerek kafalarında ampul yanan fırsatçılar kolları çalmaya başladılar. Kollarını çaldırmış olan tek kollular bu sefer yeni kollar bulmanın peşine düştüler. Karaborsa ve kol mafyaları bu işten büyük paralar kaldırmaya başladı. 

Geceleri sokakta yürümeye korkar oldu insanlar, her an bir köşeden çıkıp birisi çalabilirdi kollarını, Allah esirgesin. Kol çalanların bir kısmı da kollarını hali hazırda çaldırmış olanlardı aslında. Kendi ilahi adaletini kuranlar bunu bir suç olarak görmüyor, bir nevi takas sistemi gözüyle bakıyorlardı. İşlerin iyice çığrından çıktığı noktada devlet olaya el attı. Oluşturulan "kolluk kuvvetler" insanların can ve kol varlığından sorumluydu artık. Bir evin nüfusunun ihtiyacından fazla kol bulundurmak suç olmuştu sonunda. Yapılan ani ev baskınlarında, merdiven altı imalathanelerde bir sürü kol bulunuyordu. Çıkarılan yasaların yanında saçma sapan ünlülerin kullanıldığı sosyal bilinçlendirme kampanyaları başlamıştı. "Kolumu geri ver!" temasıyla tek kolunu çıkaran ünlüler bir gün sizin de kolunuz alınabilir mesajları vermeye başladılar. İnsanlar işi gücü bırakmış kollarla kafayı bozmuştu artık. Düzen bozulmuş, kimsede zerre huzur kalmamıştı. 

Aynı anda iki kolunu kaptırmış olanlar için olay zaten artık çok farklı noktadaydı. Sabah programlarında artık kimse evden kaçan kızını aramıyor, insanlar kollarını bulabilme çağrıları yapıyorlardı. Müge Anlı meslek hayatının en zor günlerini yaşıyor, ekranlardan çağrı yapmadığı, gözlerinin dolu dolu olmadığı bir gün geçiremiyordu. Esra Erol genci, yaşlıyı evlendirmeyi bırakmış kolların kayıp eşlerini bulmaya kendini adamıştı. İki kolu da yerli yerinde ve orijinal olanlar büyük sıkıntı yaşıyor; nasıl yapsak da kolu kaptırmasak diye düşünmekten uyku uyuyamıyorlardı. Maddi zorluk çekenleri ise, büyük paralar karşılığında kollarını zengin tek kollulara veya kol mafyalarına satıyorlardı. 

Halk artık akıl sağlığını yitirmiş, rahat uyuyacaz diye değer miydi bunca çileye diyerek sokaklara dökülmeye başlamıştı. Olağanüstü hal ilan eden devlet baktı işin içinden çıkamayacak, yeni bir yasa çıkardı. Bütün kollar toplanacaktı artık, böylece eşitlik sağlanmış olacaktı. Tabii ki her zaman en saçma çözümü bulan devletin bu fikri halkı iyice dellendirdi. "Ne verecem arkadaş ben sağlam kolumu?" diyenler meclise yürümeye başladı. Tek kollu bir insan seli akın akın meclise yürüyerek homurdanmaya başladı. Tam da o sırada bir grup bilim adamı çıktı ortaya. Durun bi dediler. Biz baktık olay büyük boka sardı, çalışıyoruz bir süredir, madem dedik bunu çıkartmayı becerdik, yenisini de üretmeyi pek hayli becerebiliriz. Bir iksir yaptık böylece - ve hayır onlar büyücü değildi, sadece o anda iksir demek istemişti doktorun canı- vücudun sağlam bir yerinden alınan ufak bir parçayı gün aşırı sulayarak kolu tekrar büyütebiliyoruz, sonra da çıkarttığımız yere geri takıyoruz. İksirler kaymakamlık ve belde muhtarlıklarında dağıtılacak; kolunuzun olmadığını beyan etmeniz yeterlidir.

Doktorun yüreklere su serpen açıklamasından sonra sen al halkı bir sevinç, o tek kollu halleriyle başlamasınlar mı bunlar halaya, oluşan garip görüntüyü hiçe sayarak hem de. Velhasıl aradan belirli bir miktar zaman geçtikten sonra kollarını sulaya sulaya büyüten halk çıt diye taktı omuzdan çıkarttıkları yere. Ve dediler ki bir daha da çıkartırsam iki olsun, varsın uyuşsun uyurken koltukta, ben kolumu sokakta bulmadım ya! 

Dip: Ersin Karabulut çizsin istiyorum bunu!

19 Eylül 2013 Perşembe

İki Şehir Hikayesi

                                            Önce bunu başlat, öyle başla okumaya...

Hayat çok garip aslında, ya hayat var ya çok, çok garip aslında. Bu aralar kafamda en çok ses bulan cümle. Ve fark edişim, aslında şehirlerin de hiç bir farkları olmadığından sevgililerden; bir gün eyvallah dediğinde arkandan gelmemeleri değil gelemeyecek olmaları dışında. Mesela Ankara, ilk ilişkim, en uzun sürenim, güven, aidiyet, huzur gibi o yaşlarımda en istemediklerim. Sıkıldığın, kaçmak istediğin, ama seneler var kopamadığın. En yakın arkadaşın olmaya başlayanın, senin gözünün açılmaya başladığı yaşların. Platonik aşık olduğun İstanbul gel dediğinde, sen koşup gittiğinde arkandan bakacak olanın, ama gitme demez hiç, hiç birimize demedi biliyordu, tanıyordu çünkü dinlemezdik ki biz onu. Peki dedi sadece, git sen; ama ben burdayım hep beklerim seni...Tabii tabii dedik bekle sen geliriz ya biz geri. Üzülmedin diyemezsin ama, her gidişinde keşke başka türlü olsaydı diye düşündüğünü biliyorum.

Istanbul; o başkaydı ama; orta okuldayken aşık olduğun lisedeki çocuktu, senin varlığından habersiz. Öğle yemeğinde karşılaşsan günlüğüne üç sayfa aşk cümleleri yazacağın.Çok başkaydı İstanbul, ya da sen öyle sanmıştın, o yaşında. Sonradan açıp okuduğunda güldüğün günlük sayfaları gibiydi belki de. Aşkı ne sanıyordun acaba o yaşında? Huzur, güven, aidiyet? Efendim? Arayan kimdi ki? Güldüğün, eğlendiğin hep yorgun eden seni ama yanında mutlu dolandığın adam gibiydi. Hani bir gün sonrasını hiç düşünmediğin. Ama yine de seni her üzdüğünde sen yine koşmadın mı Ankara'ya doğru söyle. Anlık pişmanlıklarında, hani ağlar gibi yaptığında sana sarılıp uyutmadı mı o hep? Hiç sormadı neden gittin, hiç sormadı neden geldin diye. Başını okşadı sadece geçecek, üzülme sen dedi. Özlemişsin, o tanıdık güven duygunu; ama ikiniz de bildiniz ki sabah uyanınca sen koşcan seni üzen İstanbul'una diyeceksin ki gözlerin parlayarak çok özledim seni. Götsün çünkü.

Biraz zaman geçince fazla gelecek sana koşup da kaçtıkların, ya bu gece de çıkmasak da evde mi otursak hissi gibi. Hayır ya saçmalama ne oturması, ben oturmam bilmiyor musun? Bu yüzden seçtin ya beni, hani bundan koptun geldin ya bana. Tamam da, diyeceksin hani hep de olmaz ki sanki. Boş boş bakacak suratına, hiç anlamayacak seni. Ve bir gün gelecek sen onu da terk edeceksin, aynı Ankara'ya yaptığın gibi. Aşk için değil bu sefer, huzur için, güven için de değil; beşik kertmesi gibi aslında sen seçtiğin için değil. Ve İstanbul da her eski sevgili gibi terk edileceğini anladığında gitme diye gitmeyesin diye elinden geleni yapacak. Diyeceksin ki neredeydi aklın canım benim? Topladım bile ben son bavulu. 

Ama bil ki, bak sakın unutma, hiç Ankara gibi yapmayacak sana, ben hep buradayım sen git demeyecek. Hemen doldurur çünkü boşluğunu, yeni kan lazım ona, yine boyar gözünü o renkli ışıklarıyla Ankara kızlarının. Geri döndüğünde alır yine seni yatağına, hayır demez; ama sanma ki başını okşayıp uyutur omzunda.  
  

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Bir Saat


Sonunda gercek islevini yerine getirebilen kosu ayakkabilari hallerinden memnun, dort senedir kisa market yuruyusleri disinda kullanilmanin sevincini yasamakta. Havanin gunesi yeni gitmis tam en sevdigim saatleri gelmis. Yirmi sekiz sene gecmis hayatindan. Ic Anadolu'da baslayan hikayen Marmara bolgesi sonrasi Ege'ye tasinmisken, hala oturdugun evin yeri konusunda kafan net degilken, madem imkanin varken, hava guzelken... Kulaginda en sevdigin grup calarken, bir hafta sonra onlari canli izleyecegini bilirken. Garip gelirken hayat, sen garipserken daha o yanindan kosarken, depar atip yetismeye calistiginda o ictigin sigaralar sana kendini hatirlattiginda. Eski sevgilin kokan yabancilar yanindan gectiginde, bi duraksadiginda, hatirladiginda; en cok koku hafizayi calistirirmis ya hani. Karsina cikan ucuz dovmeye gozun kaydiginda, dandik pazar penyesinden gorunen melekler gozunu acittiginda, ne kotu degil mi hayat boyu tasiyacagin bir cirkinlik satin aliyorsun kendine. O muhtesem pembe begonvilli kucuk evin onunden gecerken, yasayanlarinin hikayelerini merak ettiginde, sana neyse?

Girdigin bi tane sokakta koyunlar cikacak karsina, sokak aralarinda mayismis kopekler. Bitiyor yaz diye uzuleceksin, her sene bir posta bitiyor yaz diye uzulmek lazim cunku. Evinin balkonunda oturan o kadinla goz goze geldiginde seninle ilgili ne dusunuyor bilemeyeceksin hic. Tahmin etmez degil mi aslinda senin tam da o anda, aklina yazacagin bir cumlenin geldigini, ya da o kostugun bir saatte, bes saatlik dusunmus oldugunu. Gece gordugun ruyanin sacma detaylarini hatirladigini, yillar oncesinde, cocuklugundan alakasiz bir sahnenin gozunun onune geldigini. Istanbul'u ozledigini anlamis midir ya da? Cihangir'den cikmamayi ozler mi insan? Bebek'e gitmemeyi, siz gelin bu taraflarda oluruz demeyi. Hep ayni yerlere gitmeyi ama yine de nereye gitsek diye bir basligimizin oldugunu. En yakin arkadasina yedi dakikada yuruyerek gitmeyi, evde oturup beraber sikilmayi ozler mi insan? Ozler insan. Bir saat kalktiginda koltugundan, telefonunu biraktiginda arkanda, dusunmeyi ertelediklerini dusunebilyorsun ya iste sadece osunu seviyorum; bir saatlik kosularin.

Dip: Resim Lizbon metro istasyonunda "The Running Woman"
Şarkı da çok kulağımdaydı bugün diye...


18 Ağustos 2013 Pazar

Calikusu


Manyak misin nesin deme de, eski yazdiklarimi okudum, dedim sen mi yazdin bunlari? Aferin lan guzel yazmissin, komikliler falan var dedim. Yazsana yine dedi icimdeki ses; ben kucukken bu icimdeki sesin sahibini karnimda yasayan kucuk insanlar zannederdim. Manyak mi ne? Ya ama is guc iste yazamiyorsun ya hani sonucta, bloggerlik basli basina meslek ve mesaiye aslinda. E cocugum hani senin isin, nerede senin mesain? Sahil kasabasina tasinan, pazar gunleri kovalayan, bisikletle markete giden disi genc gorunumlu yasli ruhlu insan diil misin artik? Oylesin tabii. Anadolu'ya tayini cikip aslinda Kusadasi'nda yasayan Calikusu Feride sendromuna da son ver. 

Demem o ki donuyorum artik klavye basina, ne yazcan deme ben de bilmiyorum inan. Ama cikar bir seyler hep karsina, baktin olmuyor hop hemen yaz kasabasi temali ege yazilarini daya, bamya tarifinden girer, Canakkale domatesinden nasil kislik konserve yapilirdan cikarsin. Serde ascilik var koc unutma. Bu arada Kurk Mantolu Madonna'yi oku. Sonra Maria Puder icin mi uzulecegine, yoksa Raif'e mi dertlenecegine karar vereme. Bir selam cak Sabahattin Ali'ye, sonra baharda Berlin yapmak lazim de kendine. Kafa sallasin karnindaki kucuk insanlar. 

19 Haziran 2013 Çarşamba

Uprise of the Chapulers

18/06/2013 tarihli Aargauer Zeitung'da yayınlanan yazının orjinalidir. 

Imagine a generation grew up with computer games, internet and smart phones. A generation whom were seen as ignorant, apolitical and insensitive, this generation became the key actor of the resistance in Turkey. People between the ages 15 to 32 just surprised all of their parents, rest of the society and mostly themselves. People never became a part of a demonstration before, who never smelled pepper spray or saw a panzer other than movies started to resist the brutal police violence on the streets. The reason they all gathered and united was their sense of justice. Each of them was sick of something different about the government politics and one day they all decided to say “We had enough” The thing that gathered and united them all together was a park. The breaking point became the trees, which will be the most naive reason of a revolution.

Imagine a generation who were playing war games on their computer turned into warriors in two days. They learned how to protect themselves and others from gas bombs; they learned how fast they can run when a panzer was chasing them. Most importantly they learned to be one, united and together for the first time, even though they were never on the same side before. They didn’t have anything other than their courage, intelligence and sense of humor. ; A generation who were educated, knows the world, speak foreign languages and most importantly capable of using social media as a second language. They used Twitter efficiently for communication and also to spread their resistance to the world. They get in touch with foreign media to tell what is going on in Turkey, to show what they are doing and also to show what the police and government are doing to them. The online revolution that they started gain lots of attention and supporters. 

The highlight of the resistance was doubtless, the intellect of the participants. They organized perfectly; they started a new civilization in the park. They made a perfect order to keep people live together at the same place with different ideas; which the government couldn’t achieve in 11 years. The park became the symbol of friendship and freedom. The level of humor was so high in this resistance; the graffities became the proof of the high sense of humor. Imagine people who were rebelling against police and then writing: “enough, i will call the police”, thousands chanting funny slogans to the police. They were dancing while building up barricades, still making fun of everything when they are in a really serious and scary condition. When PM Erdogan was insulting them by saying “çapulcu” to which means marauders and looters, they just gave a new meaning to the word; made a new noun out of it which means the one who is seeking for their rights, outstanding and resisting. “Chapulling” and then they made a new slogan “Eveyday im chapuling” .This spirit keeps them together and alive, and gives them the power to keep on.

They rebel against authority, government, fascism, violence in the most peaceful way. They used literature; they used music, art, photography,video, graphic, design, dance, humor as their weapons which was really surprising for everyone. They keep calm, they stayed united, they learned to love each other, they learned how strong they are, they learned what they are capable of and that nothing can stop them. Imagine a generation singing when one of them is playing it on the piano in the middle of Taksim square; saying all together: “imagine all the people living life in peace. You, you may say I'm a dreamer, but I'm not the only one I hope some day you'll join us and the world will be as one”

1 Mart 2013 Cuma

Two on Four Wheels


İki haftadır gitmiyor elim bir kelime bile yazmaya, haberi aldığımdan beri, kendimce bir hoşçakal demek istedim. İzin vermedi bir şeyler içimde. Geçtiğimiz sene hayatımı hiç tahmin etmeyeceğim bir şekilde değiştirip, bir yenisini kurmaya çalışırken karşılaştım onlarla. Üç ay boyunca birlikte yaşadık neredeyse, çok şey paylaştık. Üç ay nedir ki dersin değil mi aslında, çok şeymiş onu öğrendim ben. Yakınlık için süre değildir ya önemli olan onu öğretti bu iki insan bana. Ve daha bir çok şey, hayallerinin peşinden koşman gerekiğini, sen istersen her şeyin olabileceğini.

Hiç duymadığım bir yerden başlamıştı hikayeleri, İngiltere'ye bağlı Guernsey adasından, ne kadar güzel bir yer olduğunu görünce deli misiniz siz dedim ne işiniz var, ne yapıyorsunuz buralarda? Karar vermiştik mutlaka Guersey'e gidilecek, en yakın zamanda, anlattıklarını görmek için. İki sene önce o adaya bir daha dönmemek fikriyle hoşçakal demişti Pete ve Mary, bisikletlerini alıp dünyayı gezmek için. 5 sene boyunca salondaki dünya haritasına bakarak hayal kurduk dedi bana Pete, rota çizdik oradan mı gitsek buradan mı diye. Para biriktirdik. Dönmeyeceğiz bir daha dedi. Benim gibi köküne, evine, ailesine, arkadaşına bağlı biri için düşünmesi ne kadar zor da olsa. Hayatımda tanıdığım, hayata ve birbirlerine en bağlı insanlardı sanırım. 11 senedir birlikte olmak, ruh eşi diye bir şey vardır ya, onlardı işte. Beraber o kadar salak saçma eğlenceli şeyler yaptık ki o üç ayda. Hep içimde kalan yurtta veya öğrenci evinde yaşama fikrim hayata geçmişti. Cihangir'in göbeğindeki o evde, hayatımda hiç unutmayacağım bir bölüm yaşadım. Sadece bisikletle dünyayı gezme değildi olayları, ikisi de sanat okullarından mezun inanılmaz başarılı sanatçılardı. Burada kaldıkları üç ayda bir sergiye işlerini verip, beni iyice şaşırtmışlardı. Kilolarca patatesten muhteşem bir sanat eseri yapan Pete, günlerce salona kapanıp metrelerce kağıtlara kurşun kalem İstanbul desenleri çizen Mary.

Yaptıkları her işle beni şaşırtan bu muhteşem iki insan Nisan'da rotalarına devam etmek üzere gideceklerdi, başından belliydi. Çok uğraştık gitmesinler diye, Pete'in dizlerini son gece kırma fikrimizle bir kaç ay daha kazanmayı düşünüyorduk halbuki. Hindistan'dı hedefleri, son biraları öyle kaldırdık Mary'yle "if you can make it we will also make it" diye. Orada buluşacaktık. Ne kadar sürecek belli değildi oraya varmaları. Sabahın yedisinde bisikletleri taşıdık aşağıya, banjo, gitar, köpekleri kovalamak için sopalarla birlikte. Mary'yle ben ağlaya ağlaya Pete ve Flurin bizimle dalga geçe geçe vedalaştık. Bir gün bir yerde yine buluşacaktık emindim. Sonrasında biz hep internetten, bloglarından, facebookdan, twitterdan haberleştik. Türkiye bitti, inanılmaz yerlere gittiler, biz izledik sadece. Christmas, yılbaşı geçti, özledik dedik hadi gelin. Bulunduğumuz en güzel, en zevkli şehirdi İstanbul dediler, tamam dedik hadi gelin o zaman yeter bu kadar bisiklet.

Sonra bir şey oldu, Pete ve Mary Tayland'da bir kamyon kazasında gittiler. Hindistan'a üç kala, Dünya'nın en tehlikeli bölgelerini, iç savaşları geçtikten sonra. Gündüz vakti. O zaman bazı şeyler daha fazla dank etti bana, tanıdığım en muhteşem iki insanı bir daha göremeyecek olmak gibi, peki ben hayatımda neyi hayal ettim de gerçekleştirebildim gibi. Bugün gitsem hiçbir şeyi başaramamış olmak gibi aslında. Dolu dolu yaşayamamış, herkesin normal bulduğu hayatı elinin tersiyle itememişken. Pete ve Mary kadar hayat dolu, neşe dolu olamamışken, hala kirayı, faturayı düşünürken, 15 günlük senelik izin hayali kurarken. Dur dediğinde hayat, ne yaptın sen sorusunun cevabını bilemezken. Dedelerin, babannelerin, akrabaların ölümlerine alıştığın yaşta, ilk defa arkadaşını, arkadaşlarını kaybetmişken. İnsanın çok başka bir yerinin acıdığını öğrenmek gibi. Bugün Guernsey'de Pete ve Mary; son kez, sevenlerine hoşçakal demek için. Dünyanın kim bilir kaç ülkesinde arkalarında bizim gibi üzgün, onları tanımaktan mutlu insanlar bırakarak. İyi ki hayatlarımıza uğradınız. Bir gün bir yerde görüşeceğiz yine.Geleceğiz Guernsey'e mutlaka, en yakın zamanda, anlattıklarınızı görmek için....
The Road to Istanbul from twoonfourwheels.com on Vimeo.


Istanbul to Iran from twoonfourwheels.com on Vimeo.

7 Şubat 2013 Perşembe

Another Cynthia

Süper bir şarkı ve grup keşfettim, kazara. Bir de adamlar garip bir video yapmışlar, çözünürlük fena ama fikir iyi. Çok seviyorum yeni bir şeyler bulmayı, şimdi sürekli bunu dinlerim ben kesin. Bakın bakalım şöyle bir şey kendileri; Another Cynthia. Hah yeni keşfetmiş mala da bak diyenlere cevabım yok!

16 Ocak 2013 Çarşamba

Sabah Sporu ya da Otobüsten Nasıl Tiksindim

İşe başladığımdan beri alternatif gidiş yolları bulmaya çalışmaktayım. Toplu taşımadan nefret ettiğim için, trafikten kurtulamadığım, arabam olmadığı için, geçtim araba kullanmayı bilmediğim için - ama ehliyetim var, sistem sağ olsun- bisiklet fikri bana çok mantıklı gelmeye başlamıştı. Çocukluğumdan beri bisiklete binmeye bayıldığım için, Avrupa'da yaşamak istememin en büyük sebeplerinden birisi; bisikletle ulaşımını sağlayabilme lüksünün olması. Fakat ne yazık ki bizde çok zor bir süreç, bisiklet yolu yok, sürücülerin bisiklete karşı bir farkındalığı yok, her taraf yokuş falan filan. Yine de sahil yolundan otobüsle giderken her sabah şöyle yandan yandan giderim sanki ya, aha burada kaldırım geniş kurtarır gibi ar-ge çalışmaları yapmaktayım. Yine de tüm çevreden vetoyu yiyerek bisiklet planlarım bir başka bahara kaldı. İkinci bireysel çözüm olarak da yürümek fikri bu noktada ortaya çıktı. Bugün ilk denemeyi gerçekleştirdik, sağ olsun İstanbul'da güzel havasıyla destek oldu. Böylece 45dakika otobüste pöfleyeceğime, bir saatte işe sallana yuvarlana yürümüş oldum. Bisiklet fizibilite çalışmalarım devam edecek ama tabii ki.

8 Ocak 2013 Salı

Yarın Okullar Tatilmiş!

Kar'ın tek anlamı olan bir şehirde büyüdüm ben; tatil! Bir Ankara öğrencisi olarak daha o kar tanesi yere değmeden "yarın okullar tatil mi?" sorusuyla beyni meşgul bir neslin çocuğu. Sosyal medya, internet olmadığı için televizyon önüne kitlenmiş, en büyük beklentisi Ankara Valiliğinden gelecek olan o güzel haber. Anneee yarın okullar tatilmiş. Kim demiş, yok öyle bir şey. Bu havada tatil mi olur, yok ki kar? Valilik demiş, ben mi dedim? Akşamına haber çıkmadıysa umutlu bekleyiş, yatmadan Allahım nolur nolur yarın tatil olsun. Aynı tadı vermese de sabah kalktığında öğrenmek, tatil olması, servis yok, Mehmet Abi arar, gelemiyorum ben der mesela? En kötüsü kalkıp servis beklemek, valiliğe küfretmek, kaldırım kenarındaki karları tekmeleyerek yola atmak, bireysel çaba, herkes kendi evinin yolunu kapasa tüm yollar kapanır ya... Okula gitmişsin bin bir çaba, bu Oran'da falan oturanlar gelmez ya bir de, pis bir kıskançlık. Sonra en gıcığı öğlen hadi eve gidin derler, zaten kalkıp gelmişiz artık arkadaş, ne anladım ben böyle tatilden, yarım günden. Binersin servise, Mehmet abi durur bir yerde, daha gidemiyoruz. Bir güzel yürürsün eve; tamam şuan Doğu'nun bir köyünde Kardelen hikayesine çevirmiş olabilirim konuyu, ama Ankara'nın karında Cinnah, Nenehatun çıktıysan anlıyorsundur ne dediğimi. Seğmenlere gittik yaş büyüyünce site bahçesinden çıkıp, karda kaymaya. Yaş fark etmez Ankara'da kar yağarsa; Seğmenler, net! Çöp poşeti kıçında, karda sigara içmek, eldivenin arasından giren kar yakar ya hani, tam işte öyle. Sıcak çikolata, kahve, çay, camdan bakıp kara bembeyazı görmek. Şimdi bakıyorum ben yine camdan okullar tatil İstanbul'da. Yan bahçedeki çocuklar kartopu atıyor cama, ben ofisteyim ama bu sefer. Açıp camı bağırasım var, keserim bak topunuzu diye...

3 Ocak 2013 Perşembe

Bacon&Tabasco

Bir tasarım tüyosu vardı bölümden hatırladığım, "If you can't make it good, make it big, if you can't make it big, make it red". Gayet net, kompakt, basit ve başarılı bir çözüm bence, sadece tasarım değil hayatın her alanında da iş görür bir de. Bunu tabii çözemediğin sorunları büyüt, daha da olmuyorsa, etrafı kana bula versiyonu olarak da çevirebiliriz belki...Ama asıl gelmek istediğim sonuç şu; bunu alalım aşçılığa uygulayalım. If you can't make it good, put some bacon, if you can't put some bacon, try tabasco. Bence çalışır bu. Mesleklerim arası geçişte son buluşum.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Hadi!

Yıne günler saatleri, aylar günleri kovalamış, yine bir yaz bitmiş gibi olmuşken... Ben işi gücü bırakmış, gündüz kuşağında ne yapılır adapte olmaya çalışırken. Sadece altı günüm kalmış, vizesi, pasaportu, polisi uğraşıp da gün sayarken. Bavula ne koysam, yanımda ne götürsem, ipod doğru şarkıları içeriyor mu, çiçekleri kime versek, kediyi ne zaman emanet etsek... Hala bağlanamayan internetim, -sevgili, ilgili telekom sağolsun- çantamda netbook, Cihangir'de cafe cafe gezerken, elimde not defterim, kalemlerim, en sevdiğim mise - en- place'ım. Gideceğimiz yerlerde ne yiyelim, ne içelim, hangi müze varmış, aa bak burası çok şekermiş notlarım. Yirmi iki günlük kaçalım artık biraz, kalalım biraz başka yerlerde planları. Ve yine her seyahat olduğu gibi eminim ki, her farklı şehirde ben yaşarım ki burada, şu sokakta otururdum kesin, pazar günleri şu cafeye kahvaltıya gelirdim, şurada kahve içer kitap okurdum. Değişimden hoşlanmayan bünyemin, mavi ekran verdiği anlar. hoşçakal İstanbul, mahvettin bu yaz beni sıcağından, başka yerlerde deniz manzarasına bakarken, bir elimde biram, diğerinde sevgilim, oh be diyeceğim arkandan..

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kooperatifçiler Bölüm 1

Serpil Yenge yine sabah 7'de uyanmış, sedefli pembe ojelerini tazeleyerek, kaprisini, sandaletlerini giymiş, bel çantasını taktığı gibi, sabah sporuna çıkmaya hazırlanıyordu. Eşine ses etmeden, ama bir hayli patırtı gürültü yaparak tepesi kafasını açıkta bırakan ama önü siperli şapkasını arama faslını bitirmişti. Dördüncü katta bulunan yazlık apartman dairesinden merdivenleri hızlı hızlı inmek suretiyle aşağıya indi. Albay Metin her zamanki gibi dakik ve tam takım hazırlanmış şekilde onu bekliyordu. Serpil Yenge şuh kahkahaları ve fazla yapmacık karakteriyle Albay Metin'e saçma bir sabah şakası yaparak hiç onaylamayan bir bakışa maruz kaldı. Albay "Hadi artık Serpil Hanım, geç kalıyoruz efendim" diyerek olduğu yerde uygun adım yürümeye başladı. Sinirlendiği zaman yüzünde garip tikler oluşan Albay'ın peşinden Serpil Hanım da, sporun hiç bir şekliyle bağdaşmayan bir tempoda, kalçasını sağa sola garip bir leğen gibi sallayarak Albay'a katıldı. Yenge ve eşi kooperatiften girip yirmi sene kadar para ödeyip edindikleri yazlığa her sene üç ay gelirlerdi. Serpil Hanım havasının suyunun cildine iyi geldiğini iddia etse de, denize girmeyip, girse bile kafasında siperliği ve güneş gözlüğüyle kıyıda eşelenmekten hoşlanırdı. Garip giyim tarzı, ve Ağustos'un ortasında bile buram buram sıktığı, ağır ve fazla çiçekli parfümüyle kendini metrelerce öteden belli ederdi. Albay Metin Serpil Hanım ve eşini hiç beğenmemekle beraber, sabahları Serpil Hanım'la yürüyüş, akşam üzerleri de gazinoda eşiyle tavla, batak, okey gibi lüzümsuz aktivitelerle vakit geçirirdi. Tahmin edileceği gibi Albay Metin yazlık site faaliyete açıldığından beri; yöneticilik, site müdürlüğü gibi görevleri kimseye kaptırmadan vazife edinmişti. Serpil Hanım'la konuşmadan tamamlamaya çalıştığı sabah sporu ne yazık ki her sabah Albay'ın tiklenerek eve dönüşüyle sona ererdi. O gün de Serpil Hanım ay, of aman sesleriyle kilometrelerce koşmuşçasına 100 metre sonra tıkanmış "Ay Albaycığım bana yetti bu kadarı, karnım da kazındı zaten, eve döneyim ben artık" diyerek aheste aheste eve doğru yürümeye başlamıştı. Eve döndüğünde Şeref Bey uyanmış, alacalı bulacalı çiçekli gömleğini giymiş, çırpı bacaklarını açıkta bırakan hadiinden fazla kısa şortuyla çayı demlemeye başlamıştı bile. "Ay Şeref koş koş canım çıktı valla, kuralım şöyle güzel bir sofra da kahvaltı edelim." diyerek dolaptan sucuk, kavurma, yumurta, salam, sosis gibi o sıcakta yenilmeyecek ne varsa çıkartmaya başladı. Şeref Bey Serpil Hanım'ın aksine bir deri bir kemik kalmış olan bir adamcağızdır. Bütün gün bardak bardak çay içip, akşamları da rakısı ve peyniriyle yaşar. Devlet memurluğundan emekli bu sempatik çift, ilerleyen günlerde belki burada daha çok yer alır. Bugün Serpil Yenge'nin doğum günü, sedefli ojelerini sürüp, "Şerefciğim boşver pastayı, benim canım şöyle güzel bir kaymaklı ekmek kadayıfı çekti" diyerek sabahın onu gibi eşini köşedeki pastaneye doğru yollamıştır. İyi ki doğdun Serpil Yenge, doğum günün kutlu olsun, daha nice bölümlere...

13 Mayıs 2012 Pazar

Anne Olunca Anlarsın

Şimdi bugün anneler günü diye ben buraya annemle ilgili sevgi sözcükleri ve anneliğin kutsallığıyla ilgili bıdı bıdılar yazmayacağım. Herkesin anası kendine şahane olduğu için kimsenin kimseyle anne yarıştırmasına gerek yok. Çok garip istisnalar dışında kimse annesini değişmek istemeyeceği gibi, şahane anne olduğu iddia edilen kişi de diğer bir çocukca hiç de şahane bulunmayabilecektir. Anneler günü, babalar günü gibi günlerin annesini, babasını kaybetmiş, hiç tanımamış olanlar için ne kadar kanırtıcı olduğunu da hesaba katacak olursak, bu günün anlam ve önemine dair aşağıdaki satırlarda hiç bir içerik bulamayacaksınız. Tüm Dünya annelerinin ortak bir takım özellikleri olduğuna eminim. Bunlardan en kanıtlayabildiğim; telefonda konuşmaktan pek hoşlanma, -Afrika kabile annesi bu durumu ne şekilde çocuğuna uyarladı bilemiyorum. - anneliğin birinci basamağı olabilir. Belli başlı şeylerin anne olan insan çocuğu pırtlattığı anda bünyesine yüklendiğine inanıyorum. Ama bunlar kültürler arası değişimler gösterebiliyor. Aynı zamanda hastane çıkışında bebekle beraber büyükçe ciltli bir kitabın verildiğini ve bunun içinde anne olanın yapması ve söylemesi gerekenlerin yazdığını düşünüyorum. Bu kitabı bulamıyoruz çünkü o bir kutsal hazine ve anne olanların aralarındaki yeminden dolayı varlığı paylaşılmıyor. Kitapta büyük ihtimalle terli terli su içme, portakal suyunu hemen iç vitamini kaçar. Çiğ sucuk/yufka/hamur yeme kurt yapar. Çıplak ayakla yere basma gibi basmakalıp şeylerin yanında, çocuğun yaşı ilerledikce yapılması gerekenler de belirtilir. Benim durumumda veli görüşmesine illa ki git, sinirini boz, eve dön çocuğa çemkir kesin vardı mesela. Bir keresinde veli görüşmesi çıkışı takside annem bana sektiriyor, en sonunda şoför dayanamadı, hanımefendi çocuktur olur yeter falan dedi, sağolsun. Demem o ki anneler değil anne adayları, anne olunca ne yapmıyoruz? Kendimize reset atmıyoruz, biz de çocuktuk, ay ben neler yapardım diyoruz. Veli görüşmelerine gidip de üzülmüyoruz. Ciyak ciyak zırlayan çocuğumuza biz de birazcık gıcık oluyoruz. Hepimiz kendi annemiz kadar şahane bir anne olmaya çalışıyoruz. Köpek eğitimi ve çocuk eğitiminin birbirine benzer şeyler olduğunu kabul ediyoruz. Ve insanlara maaşallah benimki çok zeki, cin gibi gibi şeyler söylemiyoruz. Kitabı ele geçirince toplumla paylaşıyoruz. Ve ne yapıyoruz, anne olunca anlıyoruz.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Mano-log

İki sene önce ben güzel güzel çalışmazken, uzun uzun uyurken, babam benden bol bol tiksinirken, film festivali başladı. Nisan ayı, İstanbul'un güzel baharı, çalışmaz arkadaşım Pınar'la gündüz kuşağı festival ekibi olduk. Sabah 11'de Beyoğlu. Sabah 11, çalışmaz insan için böyle bir 8 falan oluyor ya, yani özveri büyük, öyle söyleyeyim. Aklımda kalanlardan süper bir İrlanda filmiyle, Orson Welles'in Türk polis komiserini oynayıp, üstüne bir de çat pat Türkçe konuştuğu bir film. Her neyse konumuz sinema, festival değil. Film çıkışlarımız öğle yemeği, Beyoğlu, Galata, Çukurcuma turları. Bunlardan birinde yeni açılan bir yere denk geldik, Tünel girişinde ufak bir burgercı. E hadi dedik, deneyelim. Bu güne kadar Pınar'la ortak aklı başında toplasan üç karar verebilmişsek, bu biridir diye düşünüyorum. İşte o gün Mano'nun hayatımıza giriş günü oldu, ve kapanana kadar da çıkmadı. Oxynard mı yesem Ottoman mı, tabii ki de çift köfteli, yok o çok olur, yok bence hiç olmaz. Bir keresinde garson kızın dehşetli bakışlarıyla yanımıza gelip, getirirken tabii ki de yiyemezler bu kadar çok diye düşünmüştüm, tebrik ediyorum demesi. Ya ne yesek, nereye gitsek dendiğinde Mano mu yapsak cümlesiyle herkesin sevindiği mekan. Ankara'da yaşarken ya Kebap 49 mu yapsak gibi bir şey sanki. Ve ne yazık ki Mano bir gün kapandı. Neden kapandı anlamadık, çünkü bir yerden sonra kapısında kuyruk olmaya başlamıştı bile. İstemeden de olsa kabullendik. Karşıda bir şubesi olduğunu öğrenmemize rağmen karşıya gitmedik, Mano bizim Beyoğlu pit-stopumuzdu. İki hafta önce iş yerime gelirken, dur bakiim şu sokaktan girersem kestirme mi olur sanki dedim, tabiki olmadı, uzatma olduğu gibi, bi ton da kayboldum sonunda; ama çok güzel bir şeye vesile oldu. Bir anda bir Mano tabelasıyla karşılaştım, saat sabahın sekizi bile olmadığından tüm kepenkler kapalı, lan açıldı mı yoksa marka ofisi mi acaba diye baya bir süre tabelaya salak bir tebessümle baktım. Daha sonra Mano'nun yeni yerinde açılmış olduğunu, öbür yerden neden çıktığını öğrenmiş olarak, Pazar iş çıkışı - ve evet ben Pazar günleri de çalışan bahtsız bir insanım - Mano'ya dönüş yaptım. Menüyü değiştirmemişler, abuk subuk gereksiz şeyler eklememişler, fiyatları artmamış. Yani Mano eski Mano. Personel çok güleryüzlü, ve en korktuğum, hiç bir şeyin tadı değişmemiş. Mekan çok şeker olmuş yani kısaca hayatımıza tekrar "Ya Mano mu yapsak acaba?" geri döndü.