22 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Yazlık Çocuğunun Dramı


Eskiden yazların bitiş tarihi, okulun açılma günüydü, yazlıktan daha erken dönmüş olsan bile... Sabahın köründe kalkıp lacivert eteğini, beyaz gömleğini giydiğinde, "Kızım kahvaltı etmeden çıkılmaz"'ı duyduğunda bitmiştir tatil. Aramıza hoşgeldin. Yazlık çocuğu için dünyanın en acı durumudur bu. Daha bir hafta önce kıçında mayon, altında bisiklet; gündüz denizde, akşamda nedense gazino diye tabir edilen markette sürdürdüğün yaşantın elinden alınmış, sırtına çanta, altına da okul servisi verilmiştir. Dünyaya, okula, öğretmenine, hocana, en çok da seni bu acımasız düzene mecbur eden ebeveynlerine duyduğun isyan eylul ayında zirve yapsa da kasım sonu gibi geçecektir. Sadece senenin belirli bir zamanında gördüğün ve geri kalanında hiç görüşmediğin yazlık arkadaşları büyük değere biner. Kışlık arkadaşlarını sinir edersin. Aranızdaki geyikleri grup içinde kullanıp, esprileri yapıp tepki alamayınca da "Ya oğlum orda olsanız var ya acaip komikti, aa tabii siz bilmiyosunuz bizim Ercan var; yazlıktan..." türü karşı tarafı iyice rahatsız edecek, sizden soğutup, tiksindirecek açıklamalara girersiniz. Bu yazlık arkadaşlığı öyle bir durumdur ki bu elemanları günlük kıyafet ve bronzluğu geçince tanımama durumuna kadar gider iş.
Bunun bir üst yaş grubu yazlıktaki "abiler" ve "ablalar" isimli sinir insanlardır. Onlar basket sahası, sahil gibi daha farklı yerlerde bulunabilirler. Gece de yörenin diskosuna gidip takılırlar, küçükleri götürmezler. Mutlaka ama mutlaka bunların içinde bir akustik gitar çalan, bir ehliyeti ve arabası olan vardır. Bu ikisi olmazsa grup temelinden sarsılır ve kalanlar anneleriyle gazinoda okey oynamaya mahkum olurlar. Bunlar bir de farklı sene aralıklarıyla grup içinde birbirlerine yazarlar, çıkarlar, takılırlar. En sevdikleri şarkıcılar, yaz aşkı şarkılarıyla Ege ve Yaşar olur, dinler acıklanırlar. Üzüle üzüle yazlıktan ayrılırlar. Okul açılır sonra bunlara da, bunlar da pek görüşmez. Yaz aşkı kış aşkı olmaz, ama yaz aşkı yaşamanın fazlaca romantik hikayesi bünyeyi bırakmaz. Sınıftaki kızlara anlatılır, ayyyy der onlarda, çok tatlııı...

7 Eylül 2010 Salı

Organize İşler Bunlar



Biz çok küçük tanıdık birbirimizi, hatta belki de daha kendimizi tanımazken...
Biz çok çabuk sevdik birbirimizi, daha tam sevgiyi bilmeden...
Biz kalabalık olduk, biz kalabalıklar içinde kaybolduk. Kaç kişiyiz bilmeden...
Biz aynı sıralara oturduk, biz aynı okullarda okuduk. Biz aynı anıları biriktirdik sonuç olarak. Biz aynı şehirde yaşadık, biz aynı şehirden taşındık. Biz aynı şeylere güldük, aynı şeylere ağladık, biz aşık olduk, biz çok aptalca şeyler yaptık. Aptalca şeyler yapanları uyarmadan, devam etmelerine izin verdik. Yeri geldi kazık attık, yeri geldi kazık yedik. Unuttuk, affettik, devam ettik.
Biz arkadaş olamadık hiç, biz o aşamayı atladık hep beraber, dost desen değil...
Ailemizin bize verdiklerinin yanında, hayat hepimize bir sürü kız kardeş hediye etti. Her anında yanında olacak, her düştüğünde kaldıracak, her ağladığında elini tutacak, tamam geçti diyecek, geçmese de. En kötüyü yaşadığında da, en güzeli gördüğünde de, daha fazla dayanamayacağım dediğinde; hepsinde yanında olacak o senin için.
Yeni insanlarla arkadaş olmana lüzum kalmayacak artık, elindekiler sana yetecek. Hem niye en baştan anlatasın ki kendini yeni birine, zaten bütün süreci seninle yaşamış insanlar varken hayatında.
Hep beraber yaşadık biz her şeyi, mezun olduk sırayla; onlara süslendik, taşındık başka şehirlere sırayla; onlara üzüldük, çalışmaya başladık sırayla; onlara söylendik.
Ankara'yı yuva yaptık biz, sıkıcı bir şehri güzel bildik hep, bize birbirimizi, bize yaptıklarımızı, bize geçirdiğimiz zamanları hatırlattı diye. Biz hepimiz aynı anda konuşurken bile birbirimizi dinledik hep. Çünkü biz hep aynı anda konuşmayı severiz.
Şimdi hazırlanıyoruz hepimiz, Ankara'da buluşmak için, aynı anda konuşmak için.
Aramızdan birini gelin diye vermek için, nedimesi olmak için, kınasını yakmak için, bekarlığa vedasında sapıtmak için, ayakkabısının altına adımızı yazmak için; silik, gelin çiçeğini tutmak için, tutanın elinden kapmak için...
Tabii en önemlisi, aramızdan ilk evlenenin yanında olmak için, heyecanını yatıştırmak yerine, ondan daha çok heyecanlanmak için. Her zaman yaptığımız gibi yine her şeyin ilkini beraber tatmak için.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

İkisinde neyse...


Tuğde'yi hatırlar mısınız? Murathan Mungan'ın Yüksek Topuklar'ındaki 5 yaşındaki, ama 30'luk davranışlar ve bilgiçlikler taslayan kıl veledi? İşte ben onu hiç unutmadım. Korkulası kız çocuğu modeli olan Tuğde, gerçek hayatta karşılaştığımda kaçmak, cimciklemek ve bir o kadar da tekmelemek istediğim bir organizmadır. Ne yazık ki geçtiğimiz hafta bir Tuğde'yle karşılaşıp muhattap olmak zorunda kaldım. Daha doğrusu Tuğde'ye maruz bırakıldım. Çocuklardan pek haz etmediğimden olsa gerek, nerede en gıcığı, en kılı, en arızalısı varsa karşıma çıkar. Bu seferkini tatilde buldum, daha doğrusu o beni buldu. Kahramanımızın adı Okyanus. Ve hayır okyanus rengi mavi gözleri, ya da bunu çağrıştırabilecek sarı saçları yok. Kendisi olabildiğince esmer ve kara saçlı; iki yaş vücuduna hapsedilmiş bir Serpil Çakmaklı. İki şemsiye önümde oturan ebeveynleriyle teşrif etmiş, üzerinde şortu, t-shirt'ü ve tarzına hiç yakışmayan çizgi film karakterli terlikleriyle ortalıkta koşuşturuyor. Ama öyle çocuk koşuşturması değil, 10'deki Bo Derek tarzı bir şey. 25 yaşıma geldim, hiç bir durumda bu kadar dişi koşamamışımdır. İsmini de sürekli "Okyanus, okyanus, okyanus, kızım gel, rahatsız etme ablaları/teyzeleri/amcaları/arkadaşları/" şeklinde çemkiren; Okyanustan daha rahatsız edici olan annesi sayesinde öğrendik. Okyanus denince de benim aklımda niyeyse sadece Coşkun Sabah'ın elinde o garip, yarısı var yarısı yok uduyla "Okyanus mu iki şehrin arasıııı?" diye söylerkenki görüntüsü gelir. Neyse, beline kadar kıvırcık saçları, kulağında sallanan küpeleri ve kolunda bilezikleriyle sonunda Okyanus hanım bizim şemsiyenin altına da buyurdu. Hepimizi şöyle bir süzdükten sonra tabi ki bana dönerek, önce saçlarını arkaya doğru savurup, daha sonra da elini beline koyarak "Benim de bikinim vaaaaar yalnızzz" diyip kıl bir bakış fırlattı. Evet belki başka biri olsa "Öyle mi canım, ah ne de şeker şeysin sen, adın ne, kaç yaşındasın" gibi muhabbetlere girebilirdi; ama söylemiştim değil mi çocuklardan pek haz etmem. Ben de Okyanus'a "ee hani nerde bikinin yok ki bikinin ha ha" tarzında çok yanlış bir hamlede bulundum. Görürsün sen bakışı attı ve beni mahvetmeye kararlı bir şekilde dönerek uzaklaştı. Eheh eheh gitti işte başımdan derken, bizimki bir eli belde, diğer elinde de bir şeyler sallaya sallaya geri döndü. Önümde durarak bikinisini suratıma suratıma salladı. "Al işte bak işte" tarzı da bir konuşma yaptı. Fakat o andan sonra ne söylediğine pek dikkat edemedim; çünkü gözlerim bikiniye kitlenmiş bir durumda ve beynim de "Zebra desenli bikini"yi algılama süzgecinden geçirmeye çalışmaktaydı. Konuşması bitti ve büyük bir zafer edasıyla yerine döndü.
Şimdi bir düşünelim, nasıl bir çocuk giyim firmasının tasarımcısı zebra desenli bir bikini tasarlamayı akıl etti, hadi o etti diyelim, bu nasıl üretime geçti, tamam o da olsun, satışa nasıl çıktı, peki o da tamam, lan kim alır çocuğuna zebra desenli ultra fetiş bir bikiniyi? Doğru cevap Okyanus'un annesi olacak. O bikiniden de büyük ihtimalle bir tek Okyanus'ta olacak. O kadar "unique" yani kızımız.
Okyanus diğer şemsiye altlarına da giderek konsunu tamamladıktan sonra kulisine geçip bikinisini giydi, ve iskele tarafında boy göstermek üzere uzaklaştı. Büyük ihtimalle Banu Alkan gibi parmak uçlarında iskelede yürüdü ve yine Serpil Çakmaklı tarzında önce merdivende durarak ayağını suya sokup çıkardı daha sonra da Nükhet Duru dişiliğiyle denize girdi.
Arkasından dönüp yanımdaki 3 yaşındaki küçük kuzenime baktım, denize girmemesine rağmen tek koluna taktığı Nemo'lu bir kollukla konuşuyordu, utandım ondan, sonra kendi bikinime baktım, küçük çiçekleri görerek utandım kendimden, sonra Coşkun Sabah geldi uduyla, Okyanus mu dedi iki şehrin arası?

19 Ağustos 2010 Perşembe

Sing to Me


Bazı şarkılar hani bazen koyar ya böyle en içinden en derinine, duyduğun zaman böyle böğüre böğüre ağlamak istersin ya hani, herkes dinler, herkes kendine yazılmış sanır, tam beni anlatıyor di mi? Bir de bazı şarkılar vardır, bana hep olur duyunca; bunu bana söylesin diye düşündürür, bu şarkı ona beni hatırlatsın, o "she" ben olayım o "me" o olsun. Elvis Costello olsun o "She, may be the reason i survive" desin benim için, duyunca ben geleyim aklına, o Hugh Grant olsun, Notting Hill'in sokaklarında mevsimler geçsin, o beni düşünsün işte, fonda da "She, may be the face I can't forget"
Ya da kim istemez ki "I don't mind spending everyday, out on your corner in the pouring rain" kafasında bir sevgiliyi. Her ne kadar yağan yağmur altında camımda bekleyen bir tanesini bulamamış olsam da bunu 12. katta oturduğuma bağlıyorum. Belki gelmiştir de ben görememişimdir, yüksekten. Tabii bu yağmur altında durmaca hemen Gripin'in "Durma Yağmur"'una bağlanabilir fesat çevrelerce, ve bu da sadece gözümün önüne hortumla şakır şukur yağdırılan yağmur altında gözlerini bile açamadan; sen doldur ben içiyim falan etkisi yaratır ki hiç tarzım değildir, almayayım. And she will be loved diyelim sonuç olarak.
Asıl bu yazıyı yazdıran bir şarkı var ki en fenası, şimdi biz Guitar Hero oynarken, ben solistken -cidden de çok acıklıymış ha demeyelim yalnız- sözler yazıyor ya, işte o zaman dank etti bana. O zaman içinde bulunduğumuz hal ve durumlara bakarak, dönüp de yanımdakilere, yani grup arkadaşlarıma "ay var ya bu şarkı tam da bizi anlatıyor" dememek için zor tuttum kendimi. Bizi anlatmıyor aslında da işte yine aynı şey, bana söylese ne de iyi olurdu, tam benlikmiş, ben çok iyi giderim bu şarkıya, şöyle bir klibinde hayal ettim de kendimi, of of of. Bu da Tonic'den "If You Could Only See". Her ne kadar gözlerim mavi olmasa da "if you could only see the way she loves me, maybe you would understand" diye anlatabilir mesela beni birilerine, sonrasında da ekler "why i feel this way about our love" ve beklenen hamle ve gaz bu noktada devreye girer "and what i must do"
Ama yine de "he" ne durum içerisinde olursa olsun, James Blunt'a bağlayıp "Goodbye My Lover" ve "You're Beautiful" noktasına geldiyse "No no no almayayım, başkası alsın" noktası kaçınılmazdır. Biz yine en iyisi, boşver bu şarkıları da, beraber "Retrovertigo" yu söyleyelim, yine eskisi gibi, bilirsin severim, bilirim seversin...

27 Mayıs 2010 Perşembe

İdiot,idiot..İdiotloji


MFÖ dinlemeyen, dinlemese de Ali Desidero'yu bilmeyen yoktur herhalde. En kötü Permatik reklamlarından hatırlar belli bir yaş grubu. Geçen gün evde otururken bir şey farkettik; evet hepimiz biliyoruz Ali Desidero'yu, fakat hangimiz eşlik edebiliyoruz "aliiii ali desidero" dışındaki bir kısmına? 80 kuşağını ortasından yakalamış olmamıza rağmen, vaktinde yeterli çabayı göstermemiş ve Ali'nin hikayesini ezbere söyleyebilmekle gururlanamamışlardanız. Bu noktada hemen teknoloji girer devreye. İnternetin, özellikle de google'ın hayatımıza girmesinin en büyük avantajı nedir? Meraka hizmet etmek, bilmediğine ulaşabilmek değil midir? Ki bence öyledir. Arama motoru kullanma özürlü tanıdıklarım çoktur. Arkadaşına sorarcasına bir cümleyle google'a danışan mesela. Arama kısmına özneli, yüklemli, dil bilgisi açısından çok da başarılı soru cümleleriyle saldırılarının sonucunca, garibim google hemen "bunu mu demek istemiştiniz?" savunmasıyla gelir. Bu süreci atlatarak ali desideronun sözleri bulunur. Karşımızdaki ekranda bir makale, gittikçe gidiyor. Kızım bu şarkının ali desidero dışında hiçbir cümlesi tekrar etmiyor. Eş zamanlı şarkı çalınarak, sözler takip edilir. Ve sonunda şu sonuca varılır: Ali Desidero şarkıların kralıdır, Ali Desidero bir ekol, bir idol, bir masaldır. Türk müzik tarihine böyle bir şarkı bir daha gelmez, gelemez. Bizim ali pişpirik oynar, mfö dinler, maç seyreder ya hani, haklıdır Ali, dinlenir MFÖ yani. Şarkı sadece Ali'nin hayatı ve abayı yaktığı kızı anlatmanın dışında genelde alışık olduğumuz aşk şarkılarının bir hayli dışına çıkar. Ali'nin kız feminist ve entel takılmakta olup, optimist hem de pessimisttir biraz. Tabi ununtmadan idealizmi de savunmaktadır. Gel gelelim şarkının hayatımıza soktuğu en güzel kavram olan idiotlojiye. Her dinlendiğinde idiot, idiot..idiotloji diye bağırmaya insanı teşvik eden bu muhteşem felsefe, değişik bir psikoloji olarak adlandırılıyor. Şarkının ikinci can alıcı noktası, kızın kahvenin önünden geçerken Ali'nin açtığı MFÖ'yü duyup bayılacak gibi olması, akabinde Ali'nin kızın elinden tutması ve evet beklenen an; Ali'nin kıza bir klark çekmesi ve kahvedekilerin Inının demesi ınının ınının ınının, ınının ınının ınınınıııın. Sonrasında kızla Ali'nin diyalogları. Kayıtta bir kız tarafından seslendirilen bu kısım konserde dinleme şansına sahipseniz, Özkan tarafından söylenen "ay nasıl olur ben sizi hiç tanımıyorum ama, hem konu komşu ne der sonra merci giderim tek başıma"nın ne kadar şahane olabileceğini size göstermiş olur. Kızın Ali'yi sınama soruları, luther diyor kız machiavelli şampiyon biziz diyor ali attığımız gollerden belli ile aralarındaki uçurumu belli edecek, fakat yine de, nedense kız Ali'deki şeytan tüyünün farkına varacaktır.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Türk kızı kullanma kılavuzu vol:1


Sakat bir konunun giriş cümlesi. 25'e yaklaşmakta olan yaşım kadar deneyimlediğim Türk kızı olma konsepti...Bu ırkın içinde bulunduğu Akdeniz insanı artı Türk insanı olma hallerinin doğurduğu bir takım sonuçlar. Karşı cinse karşı tutum, hal, hareket ve davranışlar. İlk önce Türk kızının en büyük silahıyla başlayalım. Gözyaşı. Evet, bu cins daha çocukluktan itibaren istediklerini almanın bir yolu olarak ağlamayı benimsemiştir. Oyuncakçıda gördüğü bir barbie için annesine, markette istediği bir çikolatayı elde etmek için babasına, tokasını çeken kıl sınıf arkadaşını cezalandırması için öğretmenine kullandığı bu mekanizma, yaş ilerleyip de ilişkiye geçiş yaptığında sevgiliye karşı kullanılan yegane silaha dönüşecektir. Gözyaşı power diye adlandırdığım bu sistem, zor anlarda son başvurulan çözüm olarak karşımıza çıkar. Bir kavgada, dargınlıkta, küslükte Türk kızı hemen açar muslukları. Karşındaki dayanamaz, kıyamaz olursa sana tamam, olay çözümlenmese de kapanır. Kapanmasa da rafa kaldırılır, geçici bir süreliğine. Fakat karşındaki sistemi çözmüşse, az biraz kafası çalışıyorsa sistem çöküşe geçer, işlemez. Bu noktada Türk kızı ikiye ayrılır işte, bezelye beyinli model error verir. Ne yapacağını bilemez, tek kozu elinden alınmıştır, sen beni sevmiyorsunla kendini kurtarmaya çalışır ama bilmez ki zaten girmiş olduğu bataklıkta iyice batar. Kafası çalışan ikinci model ise olayı idrak eder, muslukları kapatıp, doğru kullanıldığında en büyük silahı olan çeneyle işi halleder. Türk kızının konuşma kapasitesi, uzun ve dolaylı anlatımları, betimlemeler ve kinayelerle süslendiğinde karşı taraf için yıpratıcı bir etkiye sahip olur. Genelde üç beş cümle ile kendini ve derdini anlatmaya alışık olan erkek modeli bu noktada öldürücü olmasa da bayıltıcı vuruşu almıştır.
Türk kızı rockçısından, gotiğine, alternatifinden, enteline her ne kadar karşı gelse de; çevre baskısı, aile sancısı ve hormon ağrısının bileşiminden belirli bir yaşta evlilik olayına giriş yapmaya başlar. Sadece düğün seramonisini yaşamak adına bile kendini olaya ısındırır. Hele de bunun tanıdıkları, akrabaları, en fenası da en yakın arkadaşları evlenmeye başladıysa vay haline. Hali hazırda bir ilişki içerisindeyse gerek satır aralarından gerekse direk biz ne zaman evleneceğizden girer konuya. Sevgilinin koca adayına dönüştüğü bu süreç iki taraf içinde eziyetten farksız, sonucu, sebebi havada kalan bir olaya dönüşür. Karşı taraf da aynı fikirlere sahipse zaten ortada bir sorun yok demektir, e zaten karşı taraf bu fikirde idiyse Türk kızının beyin yemesine ihtiyaç kalmadan, bir yastıkta kocanma süreci start alır.
Bu cinsin en başarılı olduğu bir diğer konu ise dırdır kapasitesidir. Her konu üzerine, dur durak bilmeden söylenmek, karşı taraf için bir süreden sonra sadece fondaki gürültü haline gelecektir. Bu dırdır işi öyle pis bir şeydir ki, ancak olayın dışında olup da gözlemlediğiniz zaman ne kadar korkunç boyutlara gidebileceğini idrak edebilirsiniz. Sokakta arkanızdan yürüyen bir çift, kafede yan masada oturan bir çift, yakın arkadaş çiftte gözlem şansı bulunabilir. Bazen dönüp de; arkadaşım allah aşkına sus, yedin çocuğun beynini deme isteğini hissettiğinizde, anlayacaksınız ki kız dırdırı felaketlerin en kötüsüdür.

4 Mayıs 2010 Salı

Pilim güneştir benim


Mayıs geldi ya şimdi, ben, bir yaz çocuğu olarak sevinmeye başladım. Enerjisini güneşten alan, hava ısınıp ısınıp kaynasa bile suratında salak bir tebessümle oley sıcak, oley güneş, yaşasın yaz diyen hallerim gelmekte. İstanbul'a taşındığımdan beri yazın sadece deniz, güneş, tatil olmadığına idrakım, şehirde de yazın güzel geçebileceğine olan inancım bu sene de yerli yerinde. Ankara'da yaz durgundur, Ankara'lı toplar tası tarağı tatile, yazlığa gider yazın. Boş kalır şehir, sokaklarda azalır insan. Ne zaman ki tanıdığın insanlarla karşılaşırsın -ki Ankara'da tanıdıktır genelde herkes- o tanıdık insanları normalden daha esmer görmeye başlarsın, ne zaman ki yavaş yavaş çoğalırlar; o zaman anlarsın ki yazın sonu gelmiş, tatil bitmiş artık. Yapacak şey azdır yazın Ankara'da, gerçi kışın da çok yoktur ama..Beklersin yazın Ankara'da. Gidenlerin dönmesini, okulun açılmasını, işin başlamasını, kışın gelmesini. Ankara'da beklersin, çünkü Ankara geçmez insanın boğazından kuru kuru, arkadaşlar gerekir, su olur yutturur sana şehrini. İstanbul'da yaz başkadır ama, gidenler gider yine ama şehir uyumaz, beklemez dönüşleri. Nemli, ıslak devam eder yaşamaya. Uyana. Sokaklarda yaşamaya devam eder insan, sigara yasağı koymaz olur artık bu mevsimde. Söylenir arkadaşların yanında aman da ne sıcak diye, yok dersin sen, yaz çoçuğu, iyidir sıcak iyidir. Caz gelir, müzik gelir, festival olur, konser bitmez İstanbul'da. Atlayamazsan da oturabilirsin denizin kenarında, bakarsın, belki bir kitap açarsın, belki bir şarkı. Ankara çocuğuna çok şey demektir bu. Sevinir hala Ankara çocuğu vapur gördüğünde, martı gaklaması duyduğunda. Oturduğunda bir parkta, bankta, bahçede; görebiliyorsa denizi, ulan der iyi ki geldim İstanbul'a.